Mononoke-Hime. Bölüm1: Hikaye anlatma sanatı ve bir dehanın hikayesi…

Hayao Miyazaki bir çok kaynakta deha kelimesi ile onurlandırılır. Peki onu deha yapan nedir? Bu gün bile bir çok yönetmen hikaye anlatımı konusunda onun dehası ile kıyaslanıyor…

Miyazaki’nin en ünlü eseri olan Mononoke-hime’ nin ilk on dakikasında üstadın dehasının izlerini aradık ve inanın gerçekten çok fazla şey çıktı… Eğer siz de onun dehasının izlerinden yürümek istiyorsanız bu yazıyı mutlaka okumalısınız…

Çok önemli uyarı: Bu yazı derinlemesine bir inceleme yazısıdır ve içinde pek çok spoiler mevcuttur. Uzun metrajlı bu anime filmini izlememişlerin okumaması tavsiye edilir. Bu yazının amacı eserin künye bilgilerini vermek değildir.

mononoke_hime_croppedMononoke-hime

“Antik çağlarda bütün topraklar yaşlanmış ormanlarla kaplıydı ve bu topraklarda tanrıların ruhları yaşardı. O zamanlar insan ve hayvanlar uyum içinde yaşarlardı. Ama zaman geçtikçe ormanların çoğu yok oldu. Geride kalan ormanların muhafızları ise Yüce Orman Ruhu’na sadık olan dev hayvanlardı. Çünkü o zamanlar ormanlara tanrılar ve şeytanlar hakimdi.”

Bu sözlerle başlar Princes Mononoke. Üzerinde çürüyen vücudlarda görülen simsiyah kurtların fışkırdığı, geçtiği yerdeki bitkileri öldürüp yok eden, ağaçları deviren kırmızı gözlü bir yaratık görürüz (Tatarigami). Daha sonra bu şeytan Ashitaka’nın köyünün sınırlarını belirleyen duvarları yıkarak köyün topraklarına girer. Bir an için fışkıran kurtlar altlarında sakladıkları şeytanın gerçek kimliğini bize gösterir. Bu dev bir yaban domuzudur.

Prens Ashitaka şeytanın köylerini yok etmesini engelleyebilmek için şeytanı durdurmaya çalışır ve bu sırada yaban domuzundan fışkıran kurtlar bir kol gibi uzayarak Ashitaka’nın sağ koluna dolanırlar. En sonunda Ashitaka dev yaban domuzunu iki okuyla yere devirir.

Her ne kadar köyün bilge kadını son nefesinde köylerine saldıran şeytandan özür dileyip onu onurlandıracak bir mezarın vaadinde bulunsa da Ashitaka öldürdüğü şeytanın gazabından kurtulamaz ve onun lanetinin hükmüne yenik düşer.

Bilge Kadın ile Gazap ve Nefretin Şeytanı arasında şu konuşma geçer…

Bilge Kadın: Ey gazap ve nefretin isimsiz tanrısı; Önünde eğiliyorum. Düştüğün yerde mezarın yükselecek ve cenaze törenin yapılacak. Huzur içinde yat ve bize kin besleme.

Şeytan: Sizi iğrenç küçük yaratıklar. Yakında hepiniz nefretimi hissedeceksiniz. Ve çektiğim ızdırabı siz de çekeceksiniz.

Daha sonra köy meclisi toplanır ve Bilge Kadın taşları atarak Prens Ashitaka’nın kaderini görmeye çalışır. Ölen şeytanın cesedinin içinden demir bir top çıkmıştır. Bu topun yarasının acısı dev yaban domuzunu önce çıldırtmış, daha sonra da önüne çıkan her şeyi yok eden öfke ve nefrete bürünmüş bir şeytana dönüştürmüştür. Aynı öfke ve nefret şimdi Ashitaka’nın da vücudunda yayılmaktadır. Yaban domuzunu çıldırtan ve bir şeytana dönüştüren lanet şimdi Ashitaka’nın sağ kolundan giderek büyüyerek vücudana yayılmaktadır. Ve aynı Tatarigami gibi Ashitaka’da öfke ve nefret içinde ölecektir. Taşlar bu demir topun ve aynı zamanda Tatarigami’yi çıldırtan lanetin Batı’dan geldiğini gösterir. Ashitaka bu lanetle daha fazla köyde kalamaz. Asalatinin simgesi olan saç topuzunu keser ve köyden sürülür. Gözlerini öfke ve nefretin bürümesine izin vermeden Batı’ya gidip bu lanetin kaynağını bulması gerekmektedir. Yaşlı kadının dediği gibi kaderini değiştiremez ama en azından değiştirmeyi deneyebilir.

Bölüm 1.1: Bir hikayenin bileşenleri…

Anime’yi izleyenler zaten tüm bu sahneleri hatırlıyordur. İzlemeyenler ise umarım okumamışlardır. Tüm bunları tekrar anlatmamın sebebi Princes Mononoke’nin bu güne kadar seyrettiğim tüm animeler içersinde Giriş’i en iyi olan anime olmasıdır. Anlattığım yere kadar olan bölüm, içersinde stüdyoların logolarını gördüğümüz zamanlar da dahil olmak üzere toplam 10 dakikadır…

Hayao Miyazaki tam on dakika içersinde üzerine tüm hikayesini oturtabileceği kadar sağlam kazıkları çakmayı başarmış,  hem hikayesini, hem aksiyonu, hem de ana karakterinin background’unu  bu on dakika içersinde harmanlayarak izleyicinin beğenisine sunmuştur. Filmin felsefesine geçmeden önce, hikayenin anlatımında en çok etkilendiğim bu görkemli giriş bölümünü biraz daha detaylı incelemeyi en sevdiğim uzun metrajlı Anime filmi olan Princes Mononoke’ye bir borç biliyorum.

Tüm hikayelerde olduğu gibi, Miyazaki’nin hikayesi de beş ana temelin üzerinde yükselmektedir. Bu beş ana temelin yanında bir de altıncı temel vardır. Başarılı bir anlatım için olması şart değildir ancak uygun bir şekilde yerleştirilirse sadece girişi değil, genel olarak hikayenin tüm anlatımını mükemmellik seviyesine çıkartır.

Edebiyat ile ilgilenenlerin de bildiği gibi tüm edebi eserler 5 ana temelin üzerinde yükselirler. Bunlar Plot, Setting, Characters, Theme ve Conflict’dir. Açıkcası bunların Türkçe karşılıklarını tam olarak bilmiyorum. Hikaye yazmaya bayıldığım halde bu güne kadar bunların Türkçe karşılığını bilmemem de aslında sadece benim ayıbım değil galiba… En iyi tercüme (Olaylar, Ortam, Karakterler, Konu, Çatışmalar) olacaktır sanırım.

Hikaye anlatımında nereye bakarsanız bakın her kaynak girişin çok önemli olduğunu söyleyecektir. Girişin sıkıcı olması hikayeyi dinleyecek insanların da az olacağı anlamına gelir. Eğer sadece aksiyon koyarsanız bu sefer de hikayenin geri kalan yerleri sıkıcı gelebilir… Bu da hikayenizi sonuna kadar dinleyen insanların az olacağını gösterir.

Aslında işin sıkıcılık ve etkileyicilik bölümü olayın sadece küçük bir boyutudur. Her anlatıcının kendisine göre bir kıvamı vardır. Elbette bir hikayenin giriş temposu dünyadaki bütün insanlara hitap edecek mükemmel karışıma sahip olmak zorunda değildir. Giriş’in temposu aslında bir üslup, bir tarzdır. Bir benzetme yapacak olursak, karakalemdir, pastel boyadır, sulu boyadır, yağlı boyadır Giriş’in temposu… Anlatmak istediğin hikayeye göre bile kullandığın malzemeyi değiştirebilirsin. Bir korku hikayesini kara kalem ile, bir aşk hikayesini ise pastel boyalar ile anlatırsın…

Konudan uzaklaşma pahasına da olsa bir örnek daha vermek istiyorum. Etkileyici giriş denildiğinde benim aklıma hep “Saving Private Ryan” gelir. Gerçekten de ilk yirmi beş dakika Spielberg sizi yerden yere vurur, ağzınız açık kalır, dayak yemişe dönersiniz. O sahneden sonra yazılar çıkmaya başlasa bile parasının hakkının yendiğini düşünen çıkmaz bana kalırsa… Peki ya sonra? Olayların hangi sırayla olduğunu gerçekten hatırlayan var mı? Başka sahne var mı aklınızda cam gibi net beliren? Benim bir tek iki askerin canı uğruna bir bıçağın ucunda boğuşmaları var. Başka da bir şey yok. Kısacası etkileyici giriş her zaman iyi bir giriş anlamına gelmez. (Blood: The last Vampire’da buna güzel bir örnektir.)

Daha önce de söylediğim gibi, giriş’in temposu herkesin tarzına göre değişir ve buna bir şey diyemeyiz. Bu kıvamın tutup tutmadığını anlamanın en iyi yolu, girişten sonra ekran kararırsa, hikayenin geri kalanını göremezseniz nasıl hissedeceğiniz sorusuna verilecek cevaptır.

Giriş’in bir diğer boyutu vardır ki, o da daha önce belirttiğim bu beş temelin etrafını örmektir. Bir hikaye beş ana temelden oluşuyorsa ve siz temellerin iki tanesini gelişme bölümünde oturtmaya çalışırsanız elbette hikayeniz de eğreti olur. Miyazaki’nin 10 dakikalık girişindeki ustalığı işte bu yüzden bu kadar önemlidir. Hikayenin beş temelini kısa bir sürede güçlü atabilmek bir üslup değil, işte o tam bir ustalıktır.

mononokehime1Bölüm 1.2: Mononoke-hime’nin ilk 10 dakikası ve 5 +1 temel direk…

Karakterler:

Hikayenin giriş bölümünde bir tek Ashitaka’yı tanırız. Ana karakteri ilk gördüğümde benim en çok dikkatimi çeken şey yalın ayak olmasıydı. Aksiyon sahnelerinden anlarız ki iyi ok kullanabilen, hızlı düşünebilen, cesur, ata binebilen, çevik, olağan üstü bir denge yeteneğine sahip olan bir gençtir. (bkz. Anime klişeleri inceleniyor genç ana karakter fenomeni) Kullandığı eli sağ elidir, saçları topuzdur, bu da en basitinden serf olmadığının bir göstergesidir. (Kan grubunu bilmiyorum… Günümüz animelerinde de nasıl biliyoruz onu da bilemiyorum… Bilmemize ne gerek var demeyin ama Japon’lara göre kan grubunuz karakteriniz hakkında ip uçları veriyor.) Öfke ve Nefret şeytanı Tatarigami’ye direk saldırmadan önce ondan merhamet diler ve onu yolundan döndürmeye çalışır.

Buraya kadar fiziksel yeteneklerinin dışında çok fazla bir şey öğrenmeyiz karakter hakkında… En önemli nokta şüphesiz silaha başvurmayı ve öldürmeyi son çare olarak gördüğüdür. Ancak bu gereksinimi gördükten sonra da tereddüt etmez. Yayını iki kere kullanır ve Tatarigami’nin devrilmesi çok hızlı olur. Buradan da iyi nişancı olduğunu öğreniriz.

Lafı fazla uzatmadan Ashitaka’nın karakteri hakkında en çok şeyi öğrendiğimiz yere gelelim. Kendisine Tatarigami’nin lanetinin ölümcül olduğu, onu öfke ve nefretin pençesinde çıldırtana kadar acı çekdirtikten sonra öldüreceği, ve bu yüzden daha fazla bu köyde kalamayacağı söylendikten sonra Ashitaka cebinden bıçağını çıkartır, saçlarını kesip sehpanın üzerine bırakır, kalkar ve gider. Tüm bunları yaparken Bilge Kadın’ın sözleri daha bitmemiştir bile…

İşte tek bir hareketle bir insanın karakterini tanıtmak bir ustalıktır. O yüzden başarılı bir giriş bölümünü 10 dakikaya sığdırmak mümkün olmuştur.

Öleceği söylendiği zaman Ashitaka hiç bir tepki vermemiştir. Alt yazıları veya dublajı değiştirip “Ashitaka, sütümüz bitmiş, gidip bakkaldan alman gerekiyor” diyerek seyrederseniz çok bir şey farketmez Ashitaka’nın dışa vurduğu mimikler açısından. Miyazaki’yi henüz tanımıyorken bu filmi ilk seyrettimde yönetmen karakterin duygu yoğunluğunu yansıtmayı atlamış diye düşünmüştüm… İçine düştüğü durumda Ashitaka’nın yüzünde öfke, pişmanlık, kendine acıma, perişanlık, şaşırma, yalvarma veya sorgulama gibi duyguların hiç birini görmezsiniz. Yaşlı Bilge’nin kararına tüm kalbiyle inanıyordur çünkü, çok büyük bir ihtimalle aslında kendisi de durumun bu şekilde olacağını kestirebiliyordur. Alternatif bir yol için yalvarmaz. Lanetin kaynağı Batı’da bir yerlerdedir ve ona tek söylenen kaderini değiştiremeyecek bile olsa değiştirmeyi deneyebileceğidir. Yapması gereken şey budur ve gözlerini damarcıklandırması laneti üzerinden kaldırmayacaktır.

Filmin felsefesini anlatırken daha detaylı değineceğim Ashitaka’nın karakterine, o yüzden burada daha fazla detaylandırmak istemiyorum. Ancak eğer yazının tamamını okuyacak kadar sabrederseniz göreceksiniz ki karakterin neredeyse tüm özellikleri bu tek bir hareketin altında anlatılmış, en azından ip uçları verilmiştir.

Setting:

Kısaca hikayenin geçtiği zaman ve mekandır. Her ne kadar kendiliğinden oluşur gibi gözükse de aslında anlatıcının oluştururken en çok dikkat etmesi gereken şeydir. Yaratılan ortam aslında hikayenin dış görünüşüdür. Takım elbisesidir, bindiği araba, taktığı saattir bir anlamda. Çok güzel hazırlanmış bir “Setting”’i olup içi boş olan hikayeler bile dinleyiciyi havaya sokmaya yetebilir.

Alice Harikalar Diyarında’yı ele alalım… Aynı hikayeyi, orjinaline tamamen sadık kalarak gotik bir atmosferde yeniden anlatırsanız inanın bana ortaya çıkan şey pek de çocuk masalı olmayacaktır. Zaten bilenler bilir böyle bir oyun da vardı zamanında…

Princess Mononoke’nin ilk 10 dakikasında ormanın içinde küçük bir köy görürüz. Ashitaka’nın kaderinin konuşulduğu toplantıda bir İmparatorluktan bahsedilir aynı zamanda. Ayrıca ilk sahnelerde tarım yapıldığına dair ip uçları da yakalarız. Köyün sınırlarını temsil eden duvarı, büyük ihtimalle yabani hayvanlara karşı yapılmış gözetleme kulesi ilk dikkati çeken objelerdir hikayenin Setting’i adına. Ayrıca hikayenin başında da ormanların yok olduğunu, kalan ormanların ise dev hayvanlar tarafından korunduğunu duymuşuzdur.

Kısacası net bir tarih elde edemeyiz Setting adına. Ancak ip uçları bize erken ortaçağ dönemi olduğunu belli eder. Çok büyük ihtimalle Nara ve Heian periyodunda veya az sonrasında geçmektedir hikaye… (M.S. 10-11. yy civarı.) Neyse ki bu gün bir bilgiye ulaşabilmek için sadece merak etmemiz yeterli… Aşağıdaki sitelerde burada anlatmama gerek olmayacak kadar güzel ve detaylı bir anlatım bulabilirsiniz. Ashitaka’nın yok olmakta olan Emishi kabilesinin son prensi olduğunu öğreniriz girişte. Setting’i tanıtmak için mutlaka ekranın sol alt köşesine yer ve tarih ismi yazmak gerekmez… Miyazaki’nin diğer görsel ip uçlarını sürmeyi bilmesek  bile, bu ismi duyduğumuz zaman internette küçük bir araştırma yaptığımızda tarih ve ortam önümüze seriliverir.

http://www.japan-guide.com/e/e641.html

http://www.isn.ne.jp/~suzutayu/MHJapan/WhosEmishi.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Emishi

Ancak girişte Setting’in gösterdiği asıl hizmet Ashitaka’nın geldiği kabilenin nasıl yaşadığını göstermektir. Silahlarından, kıyafetlerinden ve çıplak ayaklı olmalarından Emishi kabilesinin yerleşik hayat yaşadıklarını anlarız. Topraklarında tarım yapıyorlardır ve halen Doğa’nın güçlerine inanmaktadırlar. İnsanların o doğa ile olan kopuşu henüz gerçekleşmemiştir. Bilge Kadın taşlara bakarak kaderi okuyabiliyordur çünkü…

Ashitaka köyünü terkettikten sonra yalın ayak gezmez artık. Eminim bu çizerleri oldukça rahatlatmış olsa da asıl verdiği mesaj bana göre bu değildir. Doğada ayakkabı ile dolaşan tek canlı insandır. Ayakkabı insanın yaradılışının elverdiğinden daha uzak mesafelere gitmesini sağlayan ilk yapay icattır ve Ashitaka Batı da lanetin sebebini arayıp bulabilmek için ayakkabı giymek zorundadır. Evinde yalın ayak dolaşan Ashitaka için aslında ayakkabı giymek evinden uzak olduğu anlamına gelir.

Farkında olmadan aldığımız tüm bu mesajlar bize Miyazaki’nin anlattığı hikayenin girişindeki ortam ile, Setting ile ne kadar çok ilgilendiğini gösteriyor. Karakterlerin giyim tarzından, yaşayış şekillerinden ve yaşadıkları yerden sadece hikayenin geçeceği ortamı değil, aynı zamanda izlediğimiz karakterlerin karakter portrelerindeki şekillerin de anlamını kavrayabliyoruz. Ashitaka’nın ruhundaki doğallığın (True Neutral) etkilerini yaşadığı ortamdan kaynaklandığını bilinç altında anlamamız çok zor olmuyor. Elbette tüm bunlar da seyrettiğimiz karakterin daha inandırıcı olmasını sağlıyor.

princess_mononokePlot:

Plot olaylar zinciri demektir… Bir hikayenin girişi de aslında bu olaylar zincirinin ilk halkasını göreceğimiz anlamına gelmektedir. “Her şey Tatarigami’nin köye saldırması ile başlar.” Dersek olaylar zincirinin ilk halkasından bahsetmiş oluruz.

Elbette olaylar zincirinin ilk halkasından bahsetmiş olmayız. Çünkü eğer öyle olsaydı o zaman bu olayın bir gizemi olmazdı öyle değil mi? Akıllı bir hikaye yazarı “Kelebek Etkisi” denen şeyin ne demek olduğunu çok iyi bilir. Hiç bir şey kendiliğinden olmaz ve bütün tepkiler bir etki sonucunda oluşur. Tatarigami öldükten sonra öğreniriz ki onu çıldırtıp bir nefret şeytanına dönüştüren şey vücuduna saplanmış demir bir toptur. Demek ki demir top ile Yaban Domuzu tanrısının vurulması zincirin ilk halkasını oluşturmaktadır. Elbette değil, zincirin ilk halkası o demir topun yapımıdır. Peki demir top neden yapılmıştır acaba… Zaten bütün hikaye de gelir bu noktada düğümlenir. İnsan mantığının doğal çıkarımı, zinciri takip edebildiğimiz son halka aynı zamanda hikayenin etrafında döndüğü halkadır ama bu kısmı elbette ilerde daha detaylı inceleyeceğiz. Şu anda sadece aklımıza demir topun yapılmasına neden olan olayı merak etmek gelebilir.

Bunu sanırım bugün bile hiç kimse bilmiyor. Yetenekli olmayan bir anlatıcı belki de bu hikayeye demir topun dökülüp silahla yaban domuzuna ateşlenmesinden başlardı… Daha sonra da ekranı karartıp tekrar aydınlattığında domuzun köye saldırdığını görürdük… Ancak o zaman giriş kısmında bu yukarda saydığım şeylerin hiç birini görmüş olmazdık değil mi? 10 dakikalık giriş bölümünün kıymeti ilk anlatacağı olayı iyi seçmekte yatar. Olaylar zincirinin ilk anlatacağınız halkasını doğru seçerseniz bu halkadan önceki ve bu halkadan sonraki olayları da bir bakıma hazırlamış ve bu sayede izleyiciyi olaylar zincirinin içine çekmiş olursunuz.

Hayao Miyazaki olaylar zincirini bir dikiş ipliği gibi kullanır… Tatarigami’nin köye saldırması karakterler bazında Ashitaka’nın, Lady Eboshi’nin ve San’ın kaderini birbirine bağlayan ilk dikiştir. Bu olaydan sonra da iplik diğer temellerin arasında dolana dolana hikayeyi örer ve Theme’i oluşturur.

Tema:

Kısaca hikayenin temasıdır. Bütün hikaye dinlenmeden hikayenin temasını söyleyemeyiz. Olaylar zinciri bir bütün oluşturup yukarıdan bakıldığında ortaya çıkan şey Theme’dir. Aslında hikayenin henüz giriş bölümünde Thema için endişelenmeye gerek yoktur. Daha olacak pek çok olay vardır ve girişte anlatılanlar hikayenin tüm geri kalanı ile kıyaslandığında temanın çok küçük bir parçasını oluşturabilirler ancak. Çoğu zaman giriş bölümünden bir hikayenin temasının bir ileri basamak olarak da ana fikrinin ne olacağını çıkartamayız. Theme tek cümle ile özetlenebilecek bir kavram değil, tamamına bakılıp yorum yapılabilecek bir kavramdır.

Princess Mononoke’nin temasını burada anlatmayacağım, çünkü o ayrı bir yazının konusu (Bölüm 2) ve bir kaç cümle ile anlatılamayacak kadar zengin. Ancak giriş bölümünde hikayenin temasının bütün izlerini görmemiz mümkün. Hikayeyi dönen bir çömlek hamuruna benzetecek olursak, Miyazaki’nin girişi bu hamura ilk dokunuşu yapıp şeklini vermiştir bile… Geriye ince detayları yapmak, fırınlamak ve süslemek kalır.

Demir top daha ilk başta karşımıza çıkar ve Batıdan gelmiştir. Kuzey-Güney eksenine uzanan bir ülkede demir top’un batıdan gelmesi küçümsenecek bir gönderme değildir elbette… Demir top demirin işlendiğini, ateşe hükmedildiğini, toprağın kazıldığını ve teknolojinin kullanıldığını akla getirir. Demir top medeniyettir ve Batı’dan gelmiştir…

Beraberinde öfke ve nefreti de getirmiştir elbette. Yaban domuzu tanrısını çıldırtan bir yaraya neden olmuştur. Giderek daha fazla acı veren, giderek daha ölümcülleşen bir yaraya. İnsan ile doğanın kopuşuna neden olan, onları karşı karşıya getiren bir suçludur demir top. Ve onun taşıdığı lanet, silah tutan sağ elimizden başlayarak tüm vucudumuza yayılır. Gözlerimizin önüne nefretin ve öfkenin perdesinin inmesine neden olur. Bize Tanrıları bile öldürme gücünü verir. Daha da kötüsü onları yozlaştırma gücünü de bu demir topta buluruz…

Bakın azıcık kurcalayınca bile, sadece girişte tüm hikayenin temasının nasıl şekillendiğini görebilyoruz. En iyisi burada temayı daha fazla uzatmayalım…

Çatışma:

Bu hikayeyi bir de şöyle anlatalım isterseniz. Bir zamanlar bir köyde Ashitaka adında genç bir prens yaşardı. Ve sonsuza kadar mutlu oldu…

Hikayeyi bir gemiye benzetecek olursak Conflict, yani çatışmalar geminin yelkenleridir. Direkleri karakterlere, materyali Setting’e rotayı Plot’a, yolculuğunu da Tema’ye benzetebiliriz. Hikayeyi anlatan kişi de rüzgardır. Geminin yelkenlerine üfler durur.

Görüldüğü gibi en güzel direkli gemi ille de en güzel gemi olamayacağı gibi elimizde sadece tahtanın olması ortada bir gemi olduğu anlamına gelmez. Veya iyice uzatacak olursak en güzel gemi 95 yelkenli gemi değildir. Tek yelkenli bile olsa yeterince rüzgarı alıp gemiyi istediği yere götürebiliyorsa o gemi güzel bir gemi olabilir. Hikayeyi anlatan istediği kadar yelken ile donatır gemisini.

Pek çok farklı çatışma şekli vardır. Karakter-Karakter, Karakter-Toplum, Karakter-Doğa, Karakter- Kendisi, Karakter-Bilinmeyen vs…

Mesela M.N.Shyamalan’ın hikayelerinin ana yelkeni Karakter-Bilinmeyen’dir. 6. His hikayesini birazcık Karakter-Karakter ve kocaman bir Karakter-Bilinmeyen ile götürmeyi başarmıştır.

Princess Mononoke’de kullanılan yelkenler; karakter-doğa, karakter-karakter, karakter-toplum, karakter-bilinmeyen ve hatta karakter-kendisi diye sıralanabilir. Ashitaka öfke ve nefretin gözlerini karartmaması için sürekli olarak kendisi ile bir savaş içersinde olmak zorundadır.

Miyazaki giriş bölümünde tek bir yelken hariç tüm yelkenleri senkronize bir şekilde açıp gemiyi rotasına koymuştur. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde karakter-karakter yelkeni de açılınca hikaye tam hızına ulaşmış olur.

Böylece 5 ana temelin hepsini anlatmış olduk. Ancak hiç bahsetmediğimiz bir temel daha var. Bir bakıma pastanın kremasıdır bu. Tabi ekşi değilse…

Bu son öğenin adı da Forshadowing’dir. Bunun en başarılı üstadlarından biri şüphesiz Shakespeare’dir. Macbeth’de cadılar daha hikayenin en başında yaparlar forshadowing’i. Bunun abartısına spoiler denmektedir, anime camiasında ne anlama geldiği çok iyi bilinir.

Forshadowing baklava hamuru gibi olmalıdır. İnce ama yırtılıp altındakini ortaya çıkartacak kadar da zayıf değil… Forshadowing’i hikayenin her yerinde yapabilirsiniz ama sonlara gittikçe tadı ekşiyecektir elbette. Sizce Miyazaki’nin giriş bölümünde yaptığı Forshadowing nedir?

Şeytan: Sizi iğrenç küçük yaratıklar. Yakında hepiniz nefretimi hissedeceksiniz. Ve çektiğim ızdırabı siz de çekeceksiniz.

Evet elbette bu sözler… Tema’nın tam ortasına kırılan yumurta sarısı gibi bir söz deği mi?

Ey zavallı insanlar… Yakında hepinizin içi benim içimi dolduran nefretle dolacak ve birbirinizi katlederek çektiğim ızdırabı siz de çekeceksiniz demek değil mi? Disney’de adama bu yüzden dahi diyorlar işte…

Bu mükemmel hikayenin, kendisini bile gölgede bırakan kusursuz girişine yeterince şapka çıkardık sanırım. Bir hikayenin ilk on dakikasını çok da cömert davranmadığım halde ancak bu kadar cümlede anlatabildim. Gelişme ve final kısmının anlatılması bundan çok daha fazla uzun sürecektir çünkü neredeyse her bir hareketin, her bir konuşmanın, her bir görüntünün altı anlamlarla doludur. Ancak elbetteki amacım bir User’s Guide to Princess Mononoke yazmak değil. Daha çok pişmiş güzel bir yemeğin nelerden oluştuğunu göstermekti.

Buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür ederim. Bu yazı beni animelerle tanıştıran Silverdew’a gidiyor…  İkinci bölümde görüşmek üzere…

Cafebunka Arama

Yazar: Bogus

Kategoriler : Anime, Özel Masa

Etiketler : ,

Yayınlanma Tarihi: 19 Kasım 2009